Home YAZILAR Kendi Hakikatini İnşa Etmek: Önyargıların Ötesinde Bir İnanç Sistemi
Kendi Hakikatini İnşa Etmek: Önyargıların Ötesinde Bir İnanç Sistemi
By Suzan Güzel At 11 Eylül 0
İnsanlık tarihinin en büyük savaşı, cehaletle olan savaşıdır. Ancak cehalet, sadece bilgi eksikliği değil; kişinin kendi zihnine ördüğü duvarlar, sorgulanmamış önyargılar ve başkalarının çizdiği kadere boyun eğme halidir. Birey olma yolundaki ilk gerçek adım, başkalarının sizin için biçtiği elbiseleri reddedip, kendi deneyimleriniz ve kararlarınızla örülü bir inanç sistemi inşa etmektir. Bu yolculuk, hem karakterimizle örtüşmeli hem de toplumla uyumumuzu koparmadan sürdürülebilir bir denge kurmalıdır.
Toplumda her zaman "asi" olarak nitelendirilen, başkaldırmayı bir karakter özelliği haline getirmiş insanlar vardır. Bu isyanın doğruluğu her zaman tartışmaya açıktır; ancak asıl mesele isyanın "ne amaçla" yapıldığıdır. Eğer ortada Gazze’de şahit olduğumuz gibi bir insanlık dramı, bir soykırım veya derin bir adaletsizlik varsa, sessiz kalmak bir erdem değil, bir suç ortağı olmaktır.
Böyle durumlarda karar vericilere, siyaset mensuplarına ve vicdanı körelmiş mekanizmalara karşı harekete geçmek, haklı bir başkaldırıdır. Haklı bir sebebi olanların, bu sebeplerini gür bir sesle ifade etmeleri, insan olmanın onurunu korumaktır.
Bir de madalyonun diğer yüzü var: "Suya sabuna dokunmayanlar." Kimsenin hayatına karışmayan, alınan kararları sorgulamayan ve bir şeylerin değişeceğine dair inancını yitirmiş bir kesim... "Gittiği yere kadar gitsin, elbet birileri bir şey yapar" düşüncesi, toplumsal çürümenin gizli motorudur.
Bununla birlikte, birey olmayı başarmış ancak empatiden yoksun, benmerkezci bir kitle de mevcuttur. Onlar için dünya sadece kendi tecrübeleri, bildikleri ve yaşadıkları etrafında döner. Başka bir ruhun acısını, başka bir düşüncenin sancısını anlamayı reddederler. Empatiden yoksun bir bireysellik, insanı özgürleştirmez; aksine kendi egosunun hapishanesine mahkûm eder.
Toplumumuzdaki en büyük yaralardan biri de iki uç kesimin birbirine olan tahammülsüzlüğüdür. İyi bir seküler eğitim almış, postmodern yaşamı benimsemiş bir birey; inançlı bir yaşam sürme isteğini "bağnazlık" olarak yaftalayabilir. Diğer yanda, belirli bir öğretiye körü körüne bağlı olan biri de seküler yaşamı "din düşmanlığı" ile suçlayabilir.
Aslında her iki taraf da kantarın topuzunu kaçırmış durumdadır. Her ikisi de dünyayı koca bir hakikat denizi olarak değil, sadece kendi pencerelerinden gördükleri dar bir kare olarak algılar. Kendi inanç sistemini kuramayan, sadece hazır şablonları benimseyen bu zihin yapısı, cehaletin modern kılıflara bürünmüş halidir.
Kendi inanç sistemimizi kurarken neden önyargılardan arınmalıyız? Çünkü kendimiz için "mutlak doğru" gördüğümüz şeyin bir başkası için de aynı derecede doğru olmasını beklemek, safiyane bir iyimserlikten öteye gitmez. Bu yanıltıcı iyimserlik, baskıyı doğurur.
Çözüm; empati kurmak, kendi doğrularımızla toplumsal normları karşılaştırmak ve "benim hakikatim" dediğimiz şeyi ifade ederken "senin hakikatin"e de alan açmaktır. Toplum içinde yaşamanın gerektirdiği asgari müşterekleri benimseyerek, kendi özgünlüğümüzü koruyabildiğimiz ölçüde "olgun bir birey" olabiliriz.
Cehaletten kurtulmak, sadece kitap okumakla değil, ötekiyle kurduğumuz bağın kalitesiyle mümkündür. Kendi inanç sistemimizi inşa ederken vicdanı pusula, empatiyi ise köprü yapmalıyız. Ancak o zaman ne etliye sütlüye karışmayan bir gölge, ne de başkalarını yargılayan bir gardiyan oluruz. Sadece kendisi olan ve başkalarının varlığına saygı duyan özgür bir birey olmak; işte asıl başarı budur.
Suzan Güzel

