Home YAZILAR Fedakarlığın Sınırları: Bireysel Erdemden Sistemsel Zorunluluğa
Fedakarlığın Sınırları: Bireysel Erdemden Sistemsel Zorunluluğa
By Suzan Güzel At 07 Eylül 0
Sevgi ve şefkatin en somut dışavurumu nedir diye sorsalar, pek çoğumuz duraksamadan "fedakarlık" deriz. Gerçekten de seven insan, sevdiği uğruna kendi isteklerinden feragat edebilen insandır. Toplumumuzda bu kavram, kutsal bir mertebeye yerleştirilen annelerimizle ve kadınlarımızla özdeşleşmiştir. "Yemez yedirir, giymez giydirir" sözüyle büyütülen nesiller olarak fedakarlığı, cefakar bir özveriyle harmanladık. Ancak madalyonun diğer yüzünde, bu erdemin ne zaman bir sevgi gösterisi, ne zaman bir toplumsal imdat çığlığı olduğu gerçeği yatıyor.
Sözlük anlamıyla fedakarlık; kişinin kendi isteklerini ve beklentilerini bir kenara koyarak başkalarının iyiliği için emek vermesidir. Burada kilit nokta "karşılıksız" olmasıdır. Sevgiyle harmanlanmayan, bir görev bilinciyle yapılan veya sonradan bir koz olarak kullanılan hiçbir fedakarlık ruhu beslemez. Aksine, karşılıksız yapılmayan her iyilik, bir süre sonra "başa kakılan" bir yüke dönüşür.
Aile içinde bu durum bir denge unsuru olabilirken, bu beklentiyi tüm topluma yaymak yanıltıcıdır. İmkanlar dahilinde yapılan fedakarlık bir huzur kaynağıyken; imkanların el vermediği, kişinin kendinden tükettiği noktada ortaya çıkan tablo, fedakarlık değil, trajedidir.
Son yirmi yıla baktığımızda, toplum olarak tehlikeli bir dönüşümün eşiğine geldiğimizi fark ediyoruz. Birilerinin fedakarlığına, hayırseverliğine veya anlık yardımlarına muhtaç hale getirilmiş bir sistemin içindeyiz. Elbette yardımlaşmak, zor günde el uzatmak kadim bir geleneğimizdir; ancak sistemin kendisi toplumu birbirine muhtaç hale getiriyorsa, burada "yardımlaşma" kavramı anlam değiştirir.
Yokluğun içinde yardımlaşmak bir tesellidir; ancak varlığın adil dağıtılmadığı bir yerde sürekli "fedakarlık" beklemek, yapısal bir sorunun üzerini örtmektir. Gelişmiş ülkeleri "gelişmiş" yapan şey, bireylerin birbirinin fedakarlığına en az ihtiyaç duyduğu, sistemin herkesin temel ihtiyaçlarını asgari düzeyde karşılayabildiği bir düzen kurmuş olmalarıdır.
Bugün dijital dünyada, yaptığı yardımları bir içerik malzemesine dönüştüren fenomenleri görüyoruz. Bu durumu yermek ya da ayıplamak yerine, neden bu noktaya gelindiğini sorgulamalıyız. Halkın içinden bireylerin, devletin ulaşamadığı veya eksik kaldığı alanlarda inisiyatif alması bir yandan takdire şayan, diğer yandan ise oldukça üzücüdür.
Birkaç fenomenin veya yüz hayırseverin çabasıyla koca bir ülkenin, bir dünyanın yaralarını sarmak mümkün değildir. Bireysel çabalar pansuman niyetindedir; asıl tedavi ise sistemlerin ve devletin kendisidir. Toplumsal ihtiyaçlar ancak kurumsallaşmış, adil ve işleyen sistemlerle kökten çözülebilir.
İkinci Dünya Savaşı’ndan taş üstünde taş kalmamış halde çıkan ülkelerin, bugün dünyanın en gelişmiş ekonomileri ve sosyal devletleri haline gelmiş olmaları bize bir ayna tutuyor. Bir asırdır kendi ayakları üzerinde durmaya çalışan bir ülke olarak, hala temel ihtiyaçlar için "fedakarlık" bekleyen bir noktada olmamız hepimizi düşündürmeli.
Yaşam kalitesini sadece ekonomik büyüme rakamlarında değil; vatandaşının refahında, adaletinde ve kimseye muhtaç kalmadan onuruyla yaşayabildiği bir düzende aramalıyız.
Gelişmiş ülkeler arasına girmek, sadece teknoloji üretmek değil, fedakarlığı "zorunluluk" olmaktan çıkarıp "isteğe bağlı bir erdem" haline getirebilmektir.
Fedakarlık, insanın içindeki en asil duygulardan biridir; ancak bu asalet, bir hayatta kalma stratejisi olmamalıdır. Annelerimizin cefakar hikayelerinden, gençlerimizin kendi potansiyellerini gerçekleştirebildiği, kimsenin kimseye "yemeyip yedirmek" zorunda kalmadığı bir varlık toplumuna geçmeliyiz. Değerlerimize sahip çıkarken, bizi birbirimize muhtaç kılan değil, birbirimizi çoğaltan bir sistemi talep etmek en büyük vatandaşlık görevimizdir.
Suzan Güzel

