Home YAZILAR Son Damlanın Sessiz Çığlığı: İletişimde Sınırlar ve Gerçek Demokrasi
Son Damlanın Sessiz Çığlığı: İletişimde Sınırlar ve Gerçek Demokrasi
By Suzan Güzel At 19 Eylül 0
Gündelik hayatta sıkça kullandığımız bir deyim vardır: "Bu, bardağı taşıran son damlaydı!" Genellikle bir öfke patlamasının veya büyük bir kopuşun hemen ardından gelen bu cümle, aslında uzun süren bir ihmalin ve bastırılmışlığın ilanıdır. Peki, aşırılıkların tek bir damlası bile kabul edilebilir değilken, biz neden o son damlanın düşmesini bekleriz? Neden ruhumuzdaki barajlar taşana kadar müsamaha gösterir, neden sınırlarımızı çizmek için enkazın altında kalmayı bekleriz?
Bu bekleyişin ardında genellikle iki temel psikolojik mekanizma yatar. Birincisi, kadim bir yanılgı olan "sükut ikrardan gelir" anlayışıdır. Biz sustukça, karşımızdaki kişi her şeyin yolunda olduğunu, yapılanları onayladığımızı varsayar. Aslında o son damlaya kadar yaşanan her haksızlığa sessiz kalarak, farkında olmadan o süreci meşrulaştırırız.
İkinci sebep ise nezaket ve sevgidir. Sevdiklerimizi kırmamak, huzursuzluk çıkarmamak adına sergilediğimiz bu "aşırı müsamaha", aslında iletişimin en büyük düşmanıdır. Ancak bu durum sonsuza kadar sürmez; bir noktada ipin ucu kaçar ve o son damla düştüğünde her şey tepe taklak olur. O an konulan nokta, sadece bir sınıra değil; geçmişe, geleceğe ve bazen tüm düşlere çekilen bir settir.
Bu "biriktirme" hali; cehalet, bilgisizlik veya deneyimsizlikle ilgili değildir. Aksine, toplumda saygın, uyumlu ve "başına buyruk olmayan" bireyler olarak yetiştirilmemizin bir yan etkisidir. Eğitim sistemimiz ve aile yapımız, çoğu zaman bize itiraz etmeyi değil, uyum sağlamayı öğütler.
Kendi fikrini beyan etmeyi "saygısızlık", hayır demeyi ise "sevgisizlik" olarak kodlayan bir kültürde; bardağın dolmasını beklemek kaçınılmaz bir karakter özelliği haline gelir. Oysa bu, sağlıklı bir sabır değil, sağlıksız bir iletişim biçimidir ve her zaman hüsranla sonuçlanmaya mahkumdur.
Olması gereken, duyguları ve itirazları "vakt-i son" gelmeden, sıcağı sıcağına ifade edebilmektir. Gerçek ve sağlıklı iletişim, bir tarafın sustuğu diğerinin hükmettiği bir alan değildir. İletişim, karşılıklı bir fikir işçiliğidir. Biriktirmeden konuşabilen, fikri karşı da olsa nezaketle beyan edebilen insanlar; sadece kendi ruh sağlıklarını korumakla kalmaz, aynı zamanda vizyon sahibi ve geleceğe yön verebilen toplumların temelini atarlar.
Müsamaha göstermek bir erdemdir, ancak sınırları belli olmayan bir müsamaha özgürlüğün değil, esaretin kapısını aralar. Kendini özgürce ifade eden bireylerin oluşturduğu toplumlar, kriz anlarında patlamak yerine, sorunları henüz birer "damla" iken çözmeyi başarırlar.
Sıkça telaffuz ettiğimiz "demokrasi" kavramı, sadece herkesin özgür olduğu bir sistem demek değildir. Demokrasi, aslında herkesin özgürce iletişim kurabildiği, tartışabildiği ve ortak paydada buluşabildiği bir toplum demektir. İletişimin tıkandığı, insanların "aman tadımız kaçmasın" diyerek sustuğu bir yerde ne bireysel özgürlükten ne de toplumsal demokrasiden söz edilebilir.
Gerçek demokrasi, bardağın taşmasını beklemeyenlerin, her damlanın kıymetini ve yerini vaktinde tartışabilenlerin rejimidir.
Hayatımızdaki bardakların taşmasına izin vermeden, o ilk "rahatsız edici" damlada sesimizi yükseltmeyi öğrenmeliyiz. Noktayı her şey bittikten sonra değil, sınırlarımız ihlal edilmeye başladığında koyabilmeliyiz. Unutmayın; sessiz kalarak biriktirdiğiniz her damla, aslında kendi geleceğinizden verdiğiniz bir tavizdir.
Suzan Güzel

